Make The Internet Great Again

Yallah İskandinavya’ya!

Kültür ve sanat dergilerine yazıp çizen kesimin oturduğu bohem bir semtten, suyun kenarında konuşlanmış, alkol servisi yapılan bir kafeden, Stockholm’dan bildiriyorum… Yaz henüz bitmedi. Güneş parlak. Hava temiz. Deprem tehlikesi yok. Kadınlar güzel. Erkekler yakışıklı. Sağcı partiler bile solcu. Hükümet feminist. Kişi başı yıllık gelir 51 bin dolar.

Yan masada bir yıllık ücretli ebeveynlik iznini günün ortasında işte böyle mekânlarda soyalı kafe latte yudumlayıp ayağıyla bebek arabası sallayarak kullanan bir baba var. Karşı duvardaki kocaman ve detaylı vajina fotoğrafının altında oturan kişi ise hiçbir ücret ödemeden kanser tedavisi görüyor olmalı. Saçları yok, o yüzden dedim. Cinsiyetini kestirmekte zorlanıyorum. Göğüsleri var gibi. Ama belki de şişman bir erkektir sadece. Kim bilebilir? Sağımdaki masada ekolojik şarap içip kinoalı salata yiyen genç iki kadın var. Komünist partiden ve devrimden bahsediyorlar. Bazı insanlar ne kadar şanslı olduklarının asla farkına varamıyorlar sanırım. Mutlaka onlara verilen muhteşem şeyleri bozup, yıkıp, yeniden kurmaları lazım. Yapsınlar tabii. Hayattaki tek amacımız kendimizi gerçekleştirmekse, neden olmasın? Yalnız benim de bu harika ülkenin bu güzel şehrinde, şu elit mahallede, huzurlu atmosferinde buram buram tolerans koklayabileceğiniz bu kafede, herkes gibi, hatta en az o ekolojik Kaliforniya şarabı kadar biricik ve farklı olduğumu haykırmam lazım. Ne yapabilirim? Nasıl yapabilirim? Aniden ayağa fırlayıp “Allahu Akhbaaaar” diye bağırsam? “This is for Palestine! Bummmm!”. Kafe çalışanları ve diğer müşteriler, kanser hastası müşteriyi neo-Nazi zannedip üzerine saldırmasınlar diye vazgeçiyorum.

Harika olması gereken bu hayat bir şekilde canımı sıkıyor. Telefonumu çıkarıyorum. Türkiye sosyal medyasını açıyorum. İşte şimdi keyfim yerine geldi. Her yaz olduğu gibi, adalardan birinde fayton çeken bir at ölmüş yine. Her yaz olduğu gibi infial büyük. Diyanet’in akrabalarımızla nasıl cinsel ilişki kurmalıyız konulu fetvası, şimdilik sadece 89 RT ve 124 like ile kalmış. Etkileşimin çoğu lâik kesimden. Olur ama daha. Henüz öğlen. Antalya’da sahil yolunda sağlıklı bir yaşam için sabah koşuya çıkan kadının giydiği tayttan tahrik olan biri, kadını çalının dibine çekip, zorla oral seks yaptırmış. Siyah taytın üzerindeki sperm lekesinden aldığı DNA’yı gözaltındaki şüpheli ile eşleştiriyor polis. İspanya’da toplu taşımada erkeklerin bacaklarını açarak oturmaları yasaklandı haberi, nasıl olduysa, Türkiye’de kadın hareketi temalı mor renkli sosyal medya hesaplarını sevinçten çıldırtmış.

Genelde bu paylaşımları sessizce okurum. Karışmam. Ezene küfretmem. Ezilene, kurban edilene destek çıkmam. Şu yüzden: Önünden veya arkasından mutlaka bir yorum, bir analiz yapasım gelir. Fakat o zaman da çok tepki geliyor. Beni Türkiye’den uzak yaşadığım için ülkeyi ve şartlarını anlamamakla suçluyorlar. “Sadece RT ver, like bas, onu da benim davalarıma ver, yeter” diyorlar. E, o da bana uymuyor.

Oysa ben sizin özlediğiniz gelecekten geliyorum. Ütopyanızda yaşıyorum. Bugünler geçecek. Yarın mutlaka gelecek. Beni bir dinleseniz; kaybetmez, kazanırdınız. Bugünlük kendinize acımayı bırakın. İslamofaşizmi, neoliberalizmi, erkek egemeni, kapitalizmi bir kenara koyun. Yarın yine o türküleri söylersiniz. Bugün, Türkiye’nin neden bazı konularda (dikkat, her konuda değil) İsveç’ten daha özgür ve sosyal olarak liberal bir ülke olduğuna dair örnekler göstereceğim size. Az da olsa düşüncelere dalarsanız ne âlâ. Toptan reddedeceklerin kıçlarına birer tekme, yallah İskandinavya’ya!

Başlayalım mı?

Kırmızı ojeli parmaklarını beyaz rakı kadehi ile ufukta birleştirip, kadrajın içinden “şerefe” diyen hanımlar için Türkiye çok daha iyi bir ülke.

Haftanın altı günü, gece saat 22’ye kadar bakkaldan ve marketten alkol almanız Türkiye’de mümkün, İsveç’te değil. Kuzey, akşam 19’dan sonra kupkuru. Ayrıca barlarda ve lokantalarda içki içme yaşı 18 olmasına rağmen, tekel bayisinden alışveriş yapabilmek için 20 yaşında olmanız gerekiyor. Bunun mantığı nedir, bilmiyorum. Öğrenmek de istemiyorum.

Kiracıysanız, Türkiye’de yaşadınız.

Bugün tek başınıza veya eşinizle ve iki çocuğunuzla 15 milyonluk bir şehir olan İstanbul’a taşındığınızı düşünün. Kesenize uygun bir ev bulmanız ne kadar sürer? Bir aydan fazla dolaşacağınızı sanmıyorum. Topu topu 1,5 milyon nüfusu olan Stockholm’da bir kira kontratı imzalamak için bekleyeceğiniz süre, iyi semtlerde 30-40 yıl. Yok, standardımı düşüreyim, her gün otomatik silahlarla taranan, çarşaflı kadınlarıyla, entarili erkekleriyle Avrupa’da bir şehirden çok Mogadishu’yu andıran gettolarda ev sırasına yazılayım derseniz, 5 ila 7 yıl beklemeniz lazım. Sorunun sebebi, fiyat mekanizması ortadan kaldırılmış ve sıkı regüle edilmiş piyasalarda sınırlı kaynakların alokasyonunun mümkün olmayışı (aslında Venezuela’daki tuvalet kağıdı sıkıntısı da bu yüzden). Ve fakat bu konu biraz kafa karıştırıcı. Siz en iyisi bir “temel ekonomi bilgisi” kitabı alın. Yazarı Marksist olmasın.

Bir işe girip kimseye muhtaç olmadan çalışmayı düşünüyorsanız, hele de mülteci veya göçmenseniz, doğru ülkeye, yani Türkiye’ye hoş geldiniz.

Bu haberi harika bulduğunuzu biliyorum. Ama bir ön koşulu var. Dezavantajlı grupların kolay işe girebilmesi için işten çıkarılmaların da kolay olması gerekiyor. Ve Türkiye bu konuda çok iyi. Dalga geçmiyorum, hayır! Türkiye’nin aksine İsveç’te iş güvencesini sağlayan kurallar ve kanunlar, sendikalar falan çok güçlüdür. Bu yüzden iş piyasasına dışarıdan girecek dezavantajlı grupların atlaması gereken bariyerler de bir hayli yüksek. Çalışanların haklarının ve iş güvencesinin gani gani olduğu İsveç, OECD ülkeleri içerisinde yerli nüfusu ile göçmen nüfusu arasında istihdam farkının en yüksek olduğu ülke. Yine OECD verilerine göre Türkiye’de göçmenlerin iş gücüne katılım oranı yüzde 61,3 olarak görülürken, İsveç’e bugün gelen her dört göçmenden sadece bir tanesi, o da 10 yıl sonra kendini geçindirecek bir işte çalışmaya başlayacak. Diğer üçü, ömürleri boyunca sosyal yardıma muhtaç yaşayacaklar.

Sınıf atlamayı düşünüyorsanız, yine Türkiye doğru ülke.

Her sene Türkiye’ye geldiğimde akrabalarım ve arkadaşlarım bana bıkmadan usanmadan ’’eskiden öyle fakir olan birinin şimdi böyle köşeyi döndüğü’’ üzerine hikâyeler anlatırlar. Pek tabii birilerinin bir takım gruplara yanaşarak zengin olması doğru değil. Öte yandan günün de sonunda bir sosyal geçişkenlik var ama. Peki zenginliğin yalnızca aileden geçebildiği İsveç daha mı iyi? Çalışarak, işinizi iyi yaparak sınıf atlamanız çok ama çok zor. Dünya çocuk edebiyatında Uzunçorap Pippi’yi ve yazarı Astrid Lindgren’i duymuşsunuzdur. Lindgren, dünya çapında başarılı ve çok okunan bir yazar olduğu için telif gelirlerinden yüzde 110 vergi ödemek zorunda kalmıştı.

Sanılanın ve gürültülü bir şekilde iddia edilenin aksine, tecavüzcüler Türkiye’de bir hayli ağır cezalar alıyorlar.

Geçen ocak ayında İsveç’in Uppsala şehrinde, bir evde bir kadına iki kişi tarafından tecavüz edildi. Olay, bir üçüncü kişi tarafından Facebook’tan naklen yayınlandı. Tecavüzcüler ve tecavüzü naklen yayınlayan kişi hemen yakalandı. Tecavüzcülerden biri bir yıl, diğeri iki yıl dört ay hapis cezası aldı. Kameraman altı ayla kurtardı. Yıllardır tecavüz haberleri önüme gelir. Aşağı yukarı verilen cezalar hep böyledir İsveç’te. TCK ise tecavüzün cezasını, cisim ve organ sokma varsa 16 yıl olarak belirlemiş.

Mesleğiniz fahişelikse, Türkiye’de daha insanca yaşamanız mümkün.

Sanırım İsveç’in fuhuşu yasaklamasıyla Türkiye’nin hayat kadınlarına emeklilik hakkı tanıması aynı tarihlere denk geliyor. Diyeceksiniz ki, ama 9 bin gün prim yatırma ve 65 yaş şartı var. Pratikte bu meslekten emekli olmak çok zor. Eh, İsveç’te de 10 yıldır fuhuş yapmaktan içeri atılan kimse yok. Kanun var, demek ki göstermelik. Dişi yok. Romanyalı ve Bulgar pezevenklerinin pasaportlarına el koyduğu kadınlar, otoparklarda tehditle, dayak yiyerek, karın tokluğuna seks satıyor. Yasasını koyarak emekli edemedin belki ama yasaklayarak da yok edemedin. İkisi de kâğıt üzerinde kaldı. Türkiye’nin yaptığı daha güzel görünüyor.

Aslında ben bu yazıyı bir de İsveççe’ye çevirip basacak bir İsveç gazetesi bulayım. Sadece alkol ve fuhuşla ilgili kısımları, “Türkiye’de deve var mı?” diye merak eden İsveçlilerin küçük dillerini yutmalarına yetecektir.

This entry was posted in Gazete Duvar, Op-Ed and tagged . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir