U

Ulusalcılık küreselciliği dövüyor

Charlottesville olaylarının patlak vermesiyle beraber sosyal medyada meşhur olan bir fotoğraf var. Fotoğrafta, arka planda bir grup ırkçı gösteri yaparken, ön planda onların güvenliğini sağlayan tek başına siyahi bir polis memuru görülmekte. Amerikalı gazeteci Yashar Ali bu kareden çok etkilenmiş olmalı ki, o anı ölümsüzleştireni Pulitzer Ödülü’ne layık gördüğünü anons ederken, bir yandan da bu fotoğrafı bize heyecan ve duygu dolu sözlerle özetliyor:

“Siyah bir polis memuru, kendisini ilk fırsatta boğazlayacak bir grup insanı koruyor. İnanılmaz!”

Gerçekten güzel bir fotoğraf. Yashar Ali’yi bu karede nelerin, nasıl etkilediğini tahmin edebiliyorum. Tek başına bir adam. Siyah bir polis memuru. Arkada ise yüzleri seçilemeyen, boş gezenin boş kalfaları, bir araba dolusu beyaz çöp. Kahramanımız, o şişko ve çirkin beyazları, aslan yürekli anti-faşistlerden sopa yemesinler diye koruyor. Oysa bırakacaksın… Ne halleri varsa görsünler, değil mi? Ama kahramanımız bırakmıyor. Çünkü siyah bir adam beyaz bir kalabalıktan ahlaken daha üstün.

Yashar Ali’yi gayet iyi anlamakla birlikte, onun gördüklerini görmedim fotoğrafta. Ne gördüm? Amerikan anayasasının ilk maddesinin onlara verdiği hakkı kullanan bir grup Nazi’yi ve onlar bu anayasal haklarını egzersiz edebilsinler diye görevini sorgulamadan yerine getiren siyah bir polis memurunu gördüm. Ve bu kompozisyon, tüm ögeleriyle, tombul Nazileri de dahil, Amerika’nın neden GREAT olduğunu anlatmalı bize, bence.

Aynı fotoğraftan ne kadar farklı iki yorum çıkıyor görüyor musunuz? Doğal ama. Çünkü Ali’nin sosyal medya profilini şöyle bir gezerseniz, Huffington Post (liberal sol) ve Mother Jones (sol) gibi medya kanallarında yazdığı bilgisine ulaşıyorsunuz. İsmi de Müslüman’a çalıyor. Yani fotoğrafta kendisine ve kendi gibi olanlara yönelik doğrudan bir tehdit gördüğü kesin. Fotoğrafa bakışı, haklı olarak son derece duygulu, ama bir o kadar da rasyonel.

Fakat inanın, benim de empati yoksunu şerefsiz sağcının biri gibi (böyle değilim tabii ama) görünmek için kendime göre geçerli sebeplerim var. 2008’de internet, telif hakları, ifade özgürlüğü üzerine yazılarımı topladığım bir kişisel sitem vardı. O dönemde Korsan Partisi’ne bir angajmanım olduğunu da söylemeliyim. Yazıp çiziyordum. Sonra 2009’da Japon pornografisi üzerine ifade özgürlüğümü kullanarak yazdığım yazılar yüzünden Türkiye’de mahkemeye çıktım. Altı aydan iki yıla kadar hapis istendi hakkımda. Gerçi beraat ettim, geçti gitti. Ha şunu da ekleyeyim; biraz tembelimdir de. İfade özgürlüğü, negatif bir hak olduğundan savunması çok kolay. Bana uyuyor. Siz de zora gelemiyorsanız tavsiye ederim. Hiçbir şey yapmamanız yeterli. Biri bir yere bir şey yazmış veya megafonu eline almış, Allah’a, kitaba, Fenerbahçe’ye küfür mü ediyor? Hiçbir şey yapma. Çok kafan ağrırsa ellerini cebine sok, arkanı dön git. İfade özgürlüğünün şampiyonusun.

Tabii itiraf etmeliyim, Yashar Ali’nin fotoğrafla kendini özdeşleştirdiği hikayesi benimkinden daha dokunaklı. Daha içten vuruyor. Şöyle diyeyim: İkimiz de 17 yaşında olsak ve Büyük Virginia Gölü’nün kıyısında bir gençlik kampına katılsak, akşam kamp ateşinin etrafında marşmelolarımızı ısırırken bir yandan da bu fotoğrafta ne bulduğumuzu anlatsak, bütün kızlar Yaşar’ın boynuna dolanıverirdi. Ben de ırkçı diye damgalanır, yalnız bırakılırdım. Ve bilin bakalım; kampı basan motorlu testereli sapığın ilk kurbanı kim olurdu? (İpucu veriyorum: Filmin son sahnesinde Yaşar’ın ponpon kızı öpmesi gerekiyor.)

Şimdi bu noktadan sonra biraz ciddileşelim. Çünkü akıllı, mantıklı, okuyan, düşünen iki insanın aynı enformasyonu aldıkları halde neden bu kadar farklı ve hatta birbirine zıt şeyleri öne çıkardıklarını açıklamamız gerekiyor. Bunu açıklayacağız ki, Brexit’i, Trump’ın seçilişini ve Avrupa’da yükselen aşırı sağı açıklayabilelim. Yahu onu gayet güzel açıkladılar defalarca demeyin. Çoğu, dolaptaki eski yemeği tekrar tekrar önümüze sürdü. Bize bu konuda asıl yardımcı olacak kişi, Amerikalı sosyal psikolog Jonathan Haidt.

Haidt diyor ki; solcu, sağcı, dindar, ateist olmanız fark etmez. Hepinizin kutsalları var. Biz bu kutsalları totem yapıp, etraflarında dönüyormuşuz. Erdoğan, Mustafa Kemal, Apo, devrim şehitleri, Kerbela şehitleri, Mehmetçik, Adam Smith, Süleyman Seba, bayrak, antikapitalizm, peygamber, vatan, Karl Marks. Hasımlarımızın bizim değerlerimize, idollerimize, liderlerimize saldırmasını ancak belli bir yere kadar tolere edebiliyormuşuz. Bak, kesinlikle doğru bu. Bir grup sosyalist, geçen hafta Twitter’da bir mizah hesabının arkasındaki kişileri dövmek ve içeri attırmakla tehdit ediyordu. Twitter hesabı devrim şehitleri ile mi ne dalga geçmiş.

Biz yine de Ku Klux Klan’ın 2017’de yeniden hortladığı Charlottesville’den uzaklaşmayalım.

ULUSALCILIK, KÜRESELCİLİĞİ NEDEN DÖVER?

Kesin döver. Ama ona geçmeden önce Batı toplumlarının son kırk, elli yıldaki baş döndürücü değişiminin üç evreli kısa özeti gerek bize:

İlk evre; küreselciliğin yükselişi.

Refah ve zenginlik artıp sosyal devlet de vatandaşlarının etrafına güvenlik ağlarını ördükçe, değerlerimiz değişti. Yiyecek ekmek, altında barınacak çatı bulma savaşımızın yerini gri ve anonim kalabalıklardan (Türkiye’de adına çomar diyorlar) ayrışma çabamız, biricik ve farklı olan kendimizi gerçekleştirme mücadelemiz aldı. Çocuklarımızı doyurmak, hasta ana babamıza bakmak zorunda değiliz. Onu sosyal güvenlik sistemi hallediyor. Biz de zaman fazlalığından, hayatımızda ayağımızı basmadığımız ve belki ölene kadar da basmayacağımız coğrafyalarda yaşayan fillerin dişleri, kaplanların erkeklik organları için mücadeleler veriyoruz. Geleneklerimizden kopuyor, dünyaya açılıyoruz. Amerikalılık gibi mono kimlikleri bırakıp, çok kimlikli, açık fikirli dünya vatandaşları oluyoruz.

İkinci evre; üçüncü dünyadan göç, küreselciler ve ulusalcıların arasını daha da açtı

Bana kalırsa, kendisine sunulan 58 adet yeni cinsel kimlik arasından “değişken cinsiyetli unicorn” olmayı seçen mavi saçlı hamile birey ile sosyal medya profilinde kedi annesi yazan bir travestinin kilisede evlenmekte ısrar etmesi de başından beri pek iyi bir fikir değildi. Ama asıl zurnanın zırt dediği yer, küreselcilerin aktivistleriyle, düşünce kuruluşlarıyla, köşe yazarları, akademisyenleri ve politikacılarıyla bir olup, dünyanın tüm vatandaşlarının valizlerini toplayıp Batı’ya taşınmalarının temel bir insan hakkı olarak görülmesi gerektiğini dayatmaları oldu. Bu dayatmanın son yıllarda Batı ülkelerinin resmi göç politikalarına belli ölçülerde yansıdığını söyleyebiliriz. 11 Eylül’den sonraki on yıllık süreçte Amerika’daki Müslüman nüfusunda yüzde 67’lik bir artış olduğunu not olarak düşelim mesela. Demografideki bu değişim, söz haklarını ve kiliselerini unicorn’lara kaptıranlardan başka kimsenin derdi olmadı. Ta ki “Turuncu Saçlı Adam” gelene kadar.

Siyaset bilimci Karen Stenner’in 2005 yılında çıkmış, The Authoritarian Dynamic adlı bir kitabı var. Grafikler, analizler, diğer akademik çalışmaların karşılaştırılmalarıyla dolu ağır bir kitap bu. Ana fikri şu: İnsanlarda otoriteryenliğe eğilim, sabit bir karakter ve davranış biçimi değil. Dinamik. Dinleniyor. Kendini gizliyor, ortaya çıkmıyor. Ta ki dışarıdan bir etki ile uyarılıncaya kadar.

Stenner, otoriteryenliğe meyilli karakterin tanımını yeniden yaparken birçok deneye başvurdu. Bunlardan bir tanesi, Amerikalı deneklerine ülkelerinin değişim geçirdiğini anlatan uydurma haberler okutmaktı. Bu haberleri de iki kategoride hazırladı Stenner. Birinci kategorideki haberler, Amerika’daki değişimin vatandaşların farklı değer yargılarını gittikçe birbirine yaklaştırdığını yazıyordu. Otoriteryenliğe meyilli olan denekler bu kategorideki haberi okuduklarında otoriterliğe meyilli olmayan diğer deneklerden farklı tepkiler göstermediler. Ancak okutulan ikinci kategorideki haberler, ülkenin değişirken insanlarının da değer yargılarında birbirlerinden uzaklaştıklarını gösterdiğinde, otoriteryenler bu sefer ırkçı tepkiler veriyorlardı.

Değer yargıları demografiyi değiştiriyor. Değişen demografi de değer yargılarını değiştiriyor, herkesi daha da uçlara atıyor. Orta diye bir yer kalmadı. Bir uçta değilsen, öteki uçtasın. Kutuplaşma bu.

Son evre. Ve şimdi savaş başladı.

Charlottesville’de yürüyen beyazların nasıl haykırdıklarını duydunuz mu? ’’You will not replace us’’, yani, ’’bizi yok edemeyeceksiniz’’ diyorlardı. ’’Yerimize de başkalarını koyamayacaksınız’’.

11 Eylül’den sonra Amerika’ya Müslüman göçmen alımındaki süratlenen artışın arkasında ne var diye merak etmiyorum. Ülkedeki 15 milyon illegal Hispanik göçmenin faydasını, zararını tartışmıyorum. Sadece “Elitler” olarak adlandırılan Hillary Clinton ve medyasının, entelektüellerin, akademisyenlerin, eğitimlilerin ve şehirlilerin 8 Kasım 2016 gecesine kadar bu demografik değişimden medet umduklarını, bu değişimi desteklediklerini, bu değişimin propagandasını yaptıklarını hatırlamalıyız diyorum. Demokrat Parti, uzunca zamandır bu değişimi istatistiklerle ortaya dökerek, överek ve şişirerek Amerikan halkıyla paylaşıyor “Gelecek bizim. Amerika bizim” mesajı veriyordu. Karpuz eşekten öyle bir düştü ki, hâlâ kendilerine gelemediler. Paramparça oldu dünyaları.

Google’a Yashar Ali’nin yazılarını gönterdiği medya organlarının isimlerini, yanlarına ’’white people’’ yazarak bakın. Beyazların aşağılanmasını, horlanmasını okuyun. İlerici ve demokrat, saygın medya kanallarındaki ’’eğitimsiz beyazlar büyük sağlık problemleri yaşıyor ve erken ölüyorlar. Birkaç yıl sonra ırkçılık problemimiz kalmayacak’’ müjdesini veren yazıları okuyun.

Beyazlara beyaz olduklarını sürekli hatırlatırsanız ve onlara cehennemin dibine kadar yolunuz var, yok olun derseniz, onlar da beyaz azınlık olduklarının bilincine varırlar nihayet. Ve beyazlar hâlâ ülkedeki en büyük azınlık.

Bir bilgiye göre Amerika’da 300 milyon adet kayıtlı silah var. Bu silahların çok ama çok küçük bir bölümü mavi saçlı unicorn’larda veya pempe kukuletalı anti-Trump göstericilerinde. İşler daha da kötüye giderse kamuflaj giysili adamların renkli hedefleri tutturması hiç de zor olmaz.

Yine de karamsar olmamamız gerektiğini düşünüyorum. Ben Stockholm’da en son Nazi’yi on sene önce gördüm. Charlottesville’de 300, 500 Nazi yürüdü. Trump’ın oyları 60 milyon. Hiç kuşkusuz onların içinde de bir bölümü ırkçı. Ama çok büyük bir bölümü değil. Aslında birçoğu Amerika’nın diğer ülkelerden üstün olduğunu savunmuyor. Sadece özel ve biricik olduğunu söylüyorlar. Onu özel ve biricik yapan şeyleri belli bir ölçüye kadar korumak istiyorlar. Renkliler, bu kesim ile ortada buluşabilirse, Charlottesville Nazileri azınlıkta kalacak. Ama elitler bugüne kadar tuttukları yolda giderlerse, her bir Charlottesville, bir öncekinden kalabalık olur.

Categories

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *