Boş Sayfa’yı yırtma vakti

2017 yılı dünya ekonomik özgürlükler sıralamasında ikinci sırada bulunan Singapur’un [1], ülkeyi 30 yıl yöneten eski başbakanı Lee Kuan Yew ile bir röportaj yayınlandı Der Spiegel Online’da. Bu röportajda dikkatimi çeken bir ifadeyi size de aktarayım:

“Etnik çeşitliliği olan bir ülkede Batılı anlamda bir demokrasi işlemez. Biz Batı’daki gibi bir demokrasiyi aynen burada uygulasaydık, Müslümanlar Müslümanlar için, Hindular Hindular için, Çinliler de Çinliler için oy atardı. Öyle bir sistemde insanlar kendi sosyal ve ekonomik çıkarlarına göre değil, etnik ve dini aidiyetlerine göre oy kullanırlar.”

Yani bu yüzden mi tek parti rejimi gibi bir sisteme kaydı Singapur, diye bir soru ile devam ediyor Der Spiegel’in röportajı. Vaktiniz olursa hepsini okuyun [2]. Çoğumuz ister istemez Doğu’yu Batı-merkezci bir gözle izliyoruz. Der Spiegel’de İngilizce olarak da yayınlanan bu röportaj, daha geniş bir perspektif yakalamanıza yardımcı olabilir.

Singapur’da Batı demokrasisi iş görmez, ülkeyi kaosa sürükler. Bunu öğrendiğimiz iyi oldu. Hemen bir ikinci soruyu ben sorayım: Batı’da, Batı demokrasisinin iş gördüğünden emin miyiz?

Yew’in sözleri ilk olarak aklıma 21 yıldır yaşadığım ülkeyi, İsveç’i getirdi. Son yıllarda Batı dünyasında İsveç kadar MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) ülkelerinden göç alan bir başka ülke daha yok. Alınan toplam göçmen sayısından değil, hâlihazırdaki nüfusuna oranla her yıl artarak alınan göçten bahsediyorum. Hatta İsveç’in son 10 yılda aldığı göç, Amerika’nın o meşhur Transatlantik Göçü’nü (1890-1910) de sollamış durumda. Tüm bunlara ek olarak 80’lerde uygulamaya koyulan çok kültürlülük politikalarının ve 2000’li yıllarda iyice sesini yükselten ve varlığını hissettiren kimlik politikalarının, bugün yükselen aşırı sağ ile beraber eş-yaşama sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Geçenlerde yazdığım bir yazıda İsveç’teki son kamuoyu yoklamalarında baş gösteren ilginç bir noktaya dikkat çekmiştim. Alıntı yapıyorum:

“Ülkede göçmen kadınların yüzde 10’u ‘aşırı sağcı’ denilen İsveç Demokratları’nın (SD) seçmen tabanında hatırı sayılır bir grubu oluşturuyor bugün itibarı ile. Göçmen kökenli erkeklerde ise bu oran yüzde 15.

Parti, bundan önceki iki seçim döneminde hızlı artışlar göstererek yüzde 6’dan bugün yüzde 25’e geldi. 2014’de göçmen kadınların sadece yüzde 1,6’sı, erkeklerin ise yüzde 2,5’u bu partiye oy veriyordu.”

Yazı üzerine pek çok meraklı soru aldım. Sanırım dışarıdan bakıldığı zaman Batı’ya göçenler, yoğunluğu her bir santimetreküpünde aynı olan tek bir granit blok gibi görünüyor. Oysa tabii ki İsveç Demokratları’na oy veren göçmenler MENA’dan gelenler değil. Doğu ve Orta Avrupa’dan, Baltık ülkelerinden gelenlerin yanında belki çok ama çok küçük bir kısmını Ortadoğu’nun Hıristiyan göçmenleri oluşturuyor.

Müslüman göçmenler ulusalcı partiye yanaşmıyor, kendilerinden beklenildiği gibi. Peki, kime oy veriyorlar?

Bir on sene öncesine kadar İsveç’teki Müslümanların tıpkı diğer göçmen grupları gibi sol partilerde toplandığını görmeniz mümkündü. Tüm bu göçmen grupların hâlâ ağırlıkla sol partilerde buluştuğunu yine söyleyebiliriz. Ancak özellikle muhafazakâr Müslümanlar, bugün itibarı ile gerek aktif politikacı olarak, gerekse seçmen olarak İsveç’in Çevreci Yeşiller Partisi’nde (Miljöpartiet de Gröna) toplanmışa benziyorlar. Kariyerli Müslüman politikacılara pek çok örnek sayabilirim ama aklıma ilk gelen, Tayland asıllı Yasri Khan. Khan, İsveç’teki çeşitli Müslüman dernek ve kuruluşların uzun süredir yöneticiliğini yapsa da, biz onun adını ilk defa “kadın gazetecinin elini sıkmayı reddeden Yeşil (çevreci) siyasetçi” olarak duyduk. Akabinde babasının Tayland’da ayrılıkçı Müslüman grupların yanında silahlı mücadeleye katıldığını öğrendik. Nihayetinde Müslüman Kardeşler ve AKP bağlantısı gündeme geldi Khan’ın.

Bir diğer isim, koalisyon hükümetine Yeşiller’den giren Türkiye kökenli konut bakanı Mehmet Kaplan. Kaplan da yine Müslüman Kardeşler ve AKP bağlantıları ile manşetlerde bir hayli yer kapladı geçen sene. Ancak Kaplan’ın bakanlık koltuğundan olması, Müslüman Kardeşler ve AKP ile olan ilişkileri yüzünden değil, Ülkücü Gençlik’in Avrupa kollarının yöneticileri yediği iftar yemeklerinin fotoğraflarının ana akım medyaya sızması ile gerçekleşti.

Belki başınızı kaşıyorsunuz şu anda. Nasıl olur da sakallı, cübbeli, peçeli, çarşaflı göçmenler (abarttığımı düşünüyorsanız Avrupa’nın banliyölerinde hiç bulunmamışsınızdır) solun aşırı sayılabilecek ucunda yer aldığını söyleyebileceğimiz çevreci ve radikal feminist bir partiye oy verebiliyor? Stockholm ve Malmö’nün banliyölerinde yaşayan Müslüman göçmenlerin gerçekten birinci sorunu mu İsveç’in nükleer santrallerini kapatması, yerine rüzgar enerjisine yönelmesi? Acaba 10-12 yaşındaki çocukların cinsiyet değiştirme haklarını önceliklerine alacak kadar liberal bir dünya görüşüne mi sahipler? Belki de Hristiyan eşcinsellerin kilisede evlenebilmelerini örnek alıp kıskandılar, kendi cemaatlerindeki eşcinseller de imam nikahı kıyabilsin istiyorlar.

Hayır, böyle değil tabii ki. Net olarak ortaya koyalım: Değişime en kapalı topluluklar, değişimin idealleştirildiği yerlerde yaşama şansı buluyorlar. En az toleransa sahip olanlar, sadece ve sadece en toleranslı ve en liberal çevrelerde kök salabiliyorlar.

Amerikan toplumuna ve siyasetine dair asgari bilgisi olan biriyseniz; ülkedeki siyahların ve Hispaniklerin kürtaj ve eşcinsel evlilikleri konusunda beyaz Amerikalılardan daha muhafazakâr görüşlere sahipken, seçim günü sandıkta Demokrat Parti’ye ve liberallere oy atmasının nedenini merak etmiş olabilirsiniz. Sanıyorum cevabı Singapur’dan geldi işte.

Batı’nın kısa, orta ve uzun vadede halletmesi gereken pek çok problemi var, doğru. Ancak entegrasyon ve göç bunlardan yalnızca biri. Asıl büyük ve genel sorun, akademide, medyada, şık salonlarda ve kültür elitinde hâkim olan Boş Sayfacı (Tabula Rasa) görüş: “Her insan, bembeyaz bir kâğıttır. Üzerine ne yazarsan o olur.” Kazın ayağı öyle değil demek. Dünyanın dört bir tarafından kalkıp sınırlarınızda bitenler, içeri girer girmez sizin gibi toleransı bol liberallere dönüşmüyorlar. Hatta önümüze gelen faturada yazana bakarsak 50, 100 veya 200 sene sonra da dönüşmüyorlar. Yüzünüz ekşidi, biliyorum. Benim de hoşuma gitmedi.

[1] 2017 Index of Economic Freedom
[2] Singapore’s first-ever prime minister, long-time government head and current political mentor Lee Kuan Yew talks about Asia’s rise to economic power, China’s ambitions and the West’s chances of staying competitive.

Hiçbir yazıyı kaçırmamak için
Listeye katılayım