≡ Menu

Batı’da net görülen bir islâmcı ve solcu ittifakı var

Şaka sandım ama saflığıma verin. Değil tabii ki. Bu derginin adı Furkan. Gördüğünüz sayısının teması Avrupalı Olmama Şerefi.

Batı kötüdür. Batı’ya Mâsum Ayak Basmadı. Avrupa Bir İnsanlık Trajedisidir. Kadının Avrupalı Olma Talihsizliği. Derginin bu özel sayısında bulunan bazı makalelerin başlıkları.

Sizlere enteresan bir şey söyleyeyim ve bunu yaparken hiç de abartmayacağım: Bu dergiyi çıkaranlar, yazılarını yazanlar ve alıp okuyanlar Batı ülkelerinde yaşasalar, oraların sol, çevreci ve feminist partilerine oy verirler.

 

Türkiye’deki manyak İslâmcıların savundukları şeylerin aynısının Batı’da solcular tarafından savunulması gerçeği bana da önceleri ilginç geliyordu ama artık gelmiyor. Çözdüm olayı.

İçinde yaşadıkları toplumdan nefret eden 68 kuşağı hippileri büyüyüp de üniversitelerde hoca olunca Batı’nın kendine duyduğu nefret kurumsallaştı.

 

Çok da aman aman bir buluş değil benim bu söylediğim. Wikipedia’da Islamo-leftism başlığı altında yeterince bilgi var.


Özetle, Marksistler yaşadıkları beyaz, kapitalist ve sömürgeci toplumu yıkmak için gerekli desteği yerli halktan alamadıklarından, kendilerine müttefik ithal ediyorlar. Bu meseleyi Peter Hitchens kendi ağzından oldukça güzel izah ediyor.

When I was a Revolutionary Marxist, we were all in favour of as much immigration as possible.

It wasn’t because we liked immigrants, but because we didn’t like Britain. We saw immigrants – from anywhere – as allies against the staid, settled, conservative society that our country still was at the end of the Sixties.

Also, we liked to feel oh, so superior to the bewildered people – usually in the poorest parts of Britain – who found their neighbourhoods suddenly transformed into supposedly ‘vibrant communities’. If they dared to express the mildest objections, we called them bigots.

Revolutionary students didn’t come from such ‘vibrant’ areas (we came, as far as I could tell, mostly from Surrey and the nicer parts of London). We might live in ‘vibrant’ places for a few (usually squalid) years, amid unmown lawns and overflowing dustbins. But we did so as irresponsible, childless transients – not as homeowners, or as parents of school-age children, or as old people hoping for a bit of serenity at the ends of their lives.

When we graduated and began to earn serious money, we generally headed for expensive London enclaves and became extremely choosy about where our children went to school, a choice we happily denied the urban poor, the ones we sneered at as ‘racists’.

What did we know, or care, of the great silent revolution which even then was beginning to transform the lives of the British poor?

 

Hitchens’in bahsini ettiği, işin entelektüel ve aktivistlere düşen kısmı. Bir de politikacılar var. İsveç’te bir iki tanesi dışında bütün partiler programlarına feminist olduklarını yazarlar ama seçim katılacak adaylar listelerine kadın eli sıkmayan adamları alırlar. Yine mesela İsveç’te hükümet ortağı olan ve mülteci politikasında izlenecek yolu belirleyen Yeşil Parti’nin (bir hayli solda, çok kültürcü ve feminist bir parti) konut bakanı Mehmet Kaplan’ın Müslüman Kardeşlerle ilişkisi, Erdoğan’ın beslediği Avrupa’daki ülkücü hareket Bozkurtlarla olan yakın bağı vesaire ayyuka çıkmıştır. Kaplan tek başına bir örnek değil tabii.

Batı demokrasilerinde siyasi partiler niçin böyle bir yola gitme gereği hissediyorlar?

Göçmenler bireysel değil, müslüman/siyah/kahverengi/ortadoğulu kimliklerine bağlı oy tercihi yapıyorlar. Sizin de bildiğiniz gibi Avrupa’da yaşayan Türklerin ezici çoğunluğu Türkiye’de muhafazakâr sağcı partilere, yaşadıkları yerlerde ise sol, sosyalist, komünist partilere oy verirler. Bu durumda sol partilerin göçmenleri teker teker ikna etmelerine gerek yok. Bu grupta söz sahibi olan belli bir takım kişileri, ki bunlar çoğunlukla imamdır, partiye almak yeter.

Furkan’daki yazıların başlıkları, bugün Batı üniversitelerinde sosyal bilimler okuyan herkesin kafasının içine koyuluyor. Buralardan mezun olan insanları daha sonra kamu hizmetlerinde aktivist olarak görüyoruz. Biraz daha atak olanları özel teşebbüsün medya kuruluşlarında program yapımcısı, köşe yazarı oluyor,  bu devrimci fikirleri ile toplumun gitmesi gereken yönü belirliyorlar.  Bakalım bu işin sonu nasıl bitecek?

{ 0 comments… add one }

Leave a Comment