≡ Menu

Batı uygarlığı barbarlara karşı rahat kazanır

Toplumu geri bıraktığına inandığınız şeyleri elimine etmek ve yerine doğru olanı koymak için diktatörlük ideal bir yönetim şekli. Bütün gücünüzü, toplumu ileri götüreceğine inandığınız belli bir projeye kanalize edebilirsiniz tek lider olarak.

Tank üretmek, özel mülkün üzerinden geçerek barajlar, yollar, santraller, fabrikalar yapmak. Ya da mesela Küba’da olduğu gibi çocuklara ücretsiz eğitim verip bale, müzik, sanat okulları açmak gibi. Başka hiçbir alanda yarışamayıp, odaklandığınız tek bir konuda dünyada bir numara olabilirsiniz. Pratikte henüz görmedik ama teoride mümkün olduğu için üzerine düşünmekte fayda var; geleceğin diktatörleri şirket yönetimlerini kadınlar ve erkekler arasında 50/50 bölüştürmeyi de başarabilir. İskandinav ülkelerinin cinsiyet eşitliği konusunda yıllardır başaramadıklarını, atıyorum, Putin’i indirip yerine Hutin’i getirirseniz Rusya’da bir yıl içinde başarabilirsiniz, isterseniz.

Gel lan buraya Ivan. Yönetim kurulunuza 10 kadın, 10 da erkek seçeceksiniz. Hadi siktir git şimdi.

Bakın! Çok efektif.

Yine de özgürlüğü seven insanlar olarak biz tecavüzcülerin ve katillerin zaman zaman yakalarını kurtararak serbestçe hareket edebildiği, fakirlerin sokakta kartonlar içinde yaşadıkları ve bizden daha iyi bilenlerin bize ihtiyacımız olmadığını söyledikleri materyalleri edinmek için canhıraş çalıştığımız toplumların üyesi olmayı tercih ediyoruz. Ahlaken de biraz çökük olacak bu toplumlar. Çok değil ama, biraz… Ahlakı geniş anlamında kullandım. Orospuluk ve ibnelik olacak mesela, ama aldığın malın bedelini o faturanın üzerinde yazan tarih geçtikten sonra ödersen ayıplanacaksın. Batı’yı diğer uygarlıklara üstün kılan, işte kötülüklere ve -haklı veya haksız bir şekilde- fena addedilenlere karşı gösterdiği bu tahammül..

Ne var ki tahammül eşiğinin bu yüksekliği çoğu zaman dışardan gelenler tarafından zayıflık olarak algılanıyor. Yalan söylemeyeyim, 20 senedir İsveç’te yaşayan biri olarak ben de öyle sanıyor ve kızıyordum. Ta ki 7 Nisan Cuma günü başkent Stockholm’ün en işlek yaya     caddesinde çocuklar ve diğer masum yetişkinler ülkede illegal olarak bulunan radikal islamcı bir Özbek vatandaşı tarafından parçalara bölünerek ezilinceye, uzuvlarının parçalanarak koptuğu yerlerden fışkıran iç organları cadde boyunca yayılana dek.

Ancak terör saldırısını müteakiben şahit olduklarım, bu savaşta rakibimize karşı aslında çok üstün olduğumuza ikna etti beni. Bakın, her şey güllük gülistanlıkken bunu anlamanız zor olabilir. Nihayetinde İsveç’te sıradan bir günde gazetede okuyacağınız , ”süpermarketlerde et dolapları sağlık bakanlığının belirlediği ısıdan 1,5 derece daha düşük” gibi bir manşettir. Takdir edersiniz ki 200 küsür yıldır savaş görmemiş böyle bir ülkede 11 yaşındaki çocukların caddelerde cansız ve üç parçaya ayrılarak yatması, en hafif ifadesiyle, şok edici bir  durum. Ama işte Batı’nın diğer uygarlıklara üstünlüğü, çalışanlarına verdiği 5 hafta ücretli izinden ibaret değil. İzah edeyim:

Sistemi barış zamanı değil, savaş ve kaos zamanı test edersiniz. Zayıf ve naif gibi görünen bu bebeksi yüzün arkasında müthiş çalışan bir beyin gördüm. Her dişlisi yağlanmış, takır takır işleyen bir makinenin çıkardığı işe tanık oldum.

Sapmalar yok değildi, olabilir de. Ben genel olarak gördüğümü söylüyorum: Olayı takip eden zamanda sosyal ve ana akım medyada bütün haberler büyük bir sorumlulukla paylaşıldı. Özellikle sosyal medyada gözle görülen bir oto-kontrol vardı. Bu politikalarla böyle bir şeyin olmasını kaçınılmaz gören ve siyasetçileri uyarmaya çalışan sağ cenaha mensup kişiler dahi çok büyük oranda ”biz demiştik” demediler. İnsanlar çenelerini tuttu, birbirlerine de çenelerini tutmaları için soğukkanlılıkla telkinde bulundular. Kurbanlara ait fotoğrafların paylaşılmamasına özen gösterildi. Zanlıya ait fotoğraf ve bilgiler ise ancak polisin resmi açıklamasından sonra sosyal medyada da yayılmaya başlandı. Önceden tahminde bulunup kişileri ve grupları hedef gösterenler, diğer kullanıcılar tarafından uyarıldı. İşin enformasyon kısmı olabilecek en iyi şekilde kotarıldı. Yukardan bir emirle, sansürle, kısıtlamayla değil. Herkesin kendi sorumluluğunu almasıyla, bu sorumluluklarını ihmal edenlere diğerlerinin hatırlatmasıyla.

Bir ara televizyon hastanedeki kriz masasına bağlandı. Bir doktor, bu tarz yaralanmalara normalde rastlamadıklarını ancak böyle bir şey beklendiği için eğitim alıp tatbikat yaptıklarını,  duruma hazırlıklı olduklarını söyledi.

Ancak asıl etkileyici olan ve olayı takip eden vatandaşlar arasında güven duygusunun ve sakinliğin hakim olmasını mümkün kılan, polisin ve özel güvenlik kuvvetlerinin profesyonelliği idi.

İsveç’te gündelik hayatta çok eleştirilen iki kurum vardır. Sağlık ve güvenlik. Hastaneler ve polisler yani. Dizleri üzerine çökmüş, çöktürülmüş iki kurum. Değerlerinin bilinmemesinden, üzerlerine yıkılan ağır yüklerden, personelsizlikten. Ancak sistemler barış zamanında değil kriz zamanında test edilirler demiştim. Ve bu testten her iki kurumun da, ama özellikle güvenlik kuvvetlerinin başarıyla çıktığını söylemeliyim.

Ve bu çok önemli. Neden?

Çünkü sosyal kontratın tek ve biricik öznesi güvenlik. Birbirine ve güvenlik güçlerine güven duymayan bir toplumun işi çok zor. Ben Türkiye’de yaşasam, bu yazıdan kendime hiçbir şey çıkaramasam, en azından şu son söylediğimin altını kırmızı kalemle çizerdim.

Polis çok profesyonel iş çıkardı. Gerçekten hiç panik olmadılar. Çok iyi organize edildi her şey. Metro trafiğe kapatıldığı için merkez civarında kalıp eve gidemeyenler için konaklama yerleri bulundu, yiyecekler dağıtıldı. Bunların bazıları spontane, bazıları daha önceden tatbikatı yapılmış çözümlerdi. Tıkır tıkır yürüdü her şey. Kafede oturuyordum. Elemanlar geldi, kapatıyoruz dedi. Polis mi kapatın dedi diye sordum, yok patron dedi dediler. Emin değilim ama bunun bile önceden hazırlığı yapılmış olabilir. Bize dükkanı kapatıyoruz denildiğinde daha olaydan haberi olmayan bir sürü müşteri vardı içerde. Bu da dikkat çekici mesela. Ben sürekli internete bakıyordum. Etrafımı da kolaçan ettim. Kocaman kafede müşterilerin yarısı olayı haber almışlardı. Diğer habersiz yarısına bir şey hissettirmediler. Bilenler kafalarını telefonlarına sokup olayı takip ettiler internetten sessizce. Organize olmak, başını serin tutmak, fevri ve histerik davranışlarda bulunmamak, hazırlıklı beklemek. Kendin       korksan da etrafa panik yaymamak. İsveçliliği bir ceviz kabuğuna sokmamız gerekse, bunları alır koyardık içine zaten.

Enteresan bir görüntü ile söylediklerimi pekiştireyim. Olay saatinde tüm şehirde alarm çalıyorken sokağa çıkıp, çöpünü geri dönüşüm istasyonunda ayıran İsveçliler vardı.

Terör, Batı için yeni bir şey değil. 70’lerden herhangi bir yılı çekip çıkardığınızda o yıl üç aşağı beş yukarı 300 kişinin teröre kurban gittiğini görüyorsunuz. 80’li yıllarda terör kurbanlarının sayısı 200’ün biraz altına düştü. Biz sadece 2000’li yıllarda terörizmi gündelik hayattan bir sapma olarak görmeye başladık. Anders Breivik bir istisnadır. Öncesi yok, devamı gelmeyecek. Bugün Batı’nın tek terör belası, radikal islamcı terörü. Sistematik bir şekilde başımıza seçtiğimiz siyasetçilerin neden olduğu bir bela bu. Yoksa kendi hayatlarını tehlikeye atarak görevlerini yapanlar ve sokaklarda normal zamanlarda eli cebinde dolaşan insanlar, durum gerektirdiği zaman DNA’larının emrettiği şeyleri yerlerine getiriyorlar. Bilmiyorum, belki siyasetçiler de tahammül etmemiz gereken kötülüklerden. Ama nereye kadar? Her şeyin bir sınırı var.

Pek ipe sapa gelmediği halde çoğumuzu yanıltan bir iddia şu:

İdlib’de, Rakka’da, Bağdat’ta insanlar öldükçe, Batı’da da ölecek. Terör eylemleri ile verilmek istenen mesaj bu.

Ben arkada çalışan makineyi gördüm. Silahında, tankında, kamuflajında değil, geri dönüşüm istasyonunda gördüm. Polis arabasına çiçek koyan çocuklarda gördüm. Şunu söyleyeyim: 3 tane çöl maymunu dünyayı kâfirler ve müminler diye ayırabilir. Problem yok. Ama o kâfirler de dünyayı biz ve onlar diye ayırırsa vay hallerine o maymunların! 10 saniyede toz haline getirilebilirler. Ardlarında da üzerine tekrar kurulabilecek hiçbir şey bırakmadan. Bu bugün olmuyorsa, karşılarına alıp meydan okudukları uygarlık, çürük elmalar ile sağlam elmaları ayırmakta ısrar ettiği için olmuyor. Bu da zayıflık değil, gücün göstergesi.

Ama bir yönetici krizi var Batı’da. O doğru. Gerçeklikten ve o gerçekliği yaşayıp canı yanandan hızla kopan, onlarla arasına mesafe koyan bir yönetici zümresi. İthal ettiğimiz canavarın canına okumadan önce evimizi bu farelerden temizlemek gerekiyor.

Batı’nın önündeki sınav, öncelikle budur.

 

{ 0 comments… add one }

Leave a Comment